Fleabag

Fleabag, BBC3 için üretilmiş bir İngiliz komedi drama dizisi. Diziyi yazan ve başrolünde oynayan kişi Phoebe Waller-Bridge. Dizide baş karakterimiz genelde alışık olmadığımız bir biçimde hikayesini bize anlatıyor, bizi deneyimlerinin ortağı kılıyor. Bu arada da kendi ailesiyle yaşadığı sorunlar, üstesinden gelmeye çalıştığı travması, anıları ve kendiyle yüzleştiği bir hikaye ortaya çıkıyor. İçimizi acıtan o gündelik sevgisizlik hallerini hiç de ajite etmeden hatta yer yer güldürerek anlatıyor. Bence izlenmesi gereken bir komedi-dram. İlk sezonda dram yönü biraz daha ağır gelebilir ama devamında olaylar ve duygular çözülüyor. Eriyoruz 🙂

Reklamlar

Caliban ve Cadı

Caliban ve Cadı, Silvia Federici’nin Ortaçağ’da cadıların yakılmasına dair kapsamlı bir çalışma. Kitapta bu dönemdeki cadılık suçlamalarının hangi koşullarda gerçekleştirildiği ortaya konuyor. Cadılık suçlamasıyla kadınların gördüğü şiddetin marjinal bir dönemde gerçekleşen sıradışı bir olay olarak ele alınmasına karşı çıkarak Ortaçağ’daki toplumsal hareketleri inceliyor ve bu hareketler içerisinde kadınların varlıklarını ortaya koyuyor. Bu varlığın o dönemde ne anlama geldiğini erken kapitalizmin ortaya çıkışıyla birlikte gelişen düşünce yapıları ve iktidarın yaratmaya çalıştığı toplumsal koşullar bağlamında değerlendirerek açıklıyor. Böylelikle cadıların yakılması tarihteki marjinal bir kötülük anından çıkmış olup hem kadınların özneliği ortaya çıkarılıyor hem de kapitalizmin bir koşulu olarak kadınların toplumdaki varlıklarının bastırılması ilişkisine odaklanılıyor. Tarihsel bir inceleme olarak iktidarın bedenlere ne yaptığı, nasıl gördüğü üzerine de sözler üretiyor. Severek okudum.

kişisel baharıma doğru

vakti gelmekte, kişisel baharım için gün yaklaşmakta. sancısız olmayacak kendini alıp evirip çevirip de görmek ve görmek kendinden neler yapabileceğini. tıpkı betonu yaran çiçekler gibi. mücadele deyince aklıma ilk gelendir bu çiçekler.her zulüm böyle bir beton yaratır da o sıkışmışlıkta biz de kaskatı kesiliriz. yorgunum ben de kendim içinde ve kendimden dışarıya doğru. nasıl iyileşeceğim bilmesem de deniyorum yolumu. sevgiden uzak bir hayata sevgi nasıl getirilir ya da onun yetişmeyeceği yerden ne zaman gitmek gerekir bunu düşünüyorum. gitmeye cesareti olmayan kalmayı da beceremez ya bence, ben kalmayı da gitmeyi de beceremiyorum. iki yol yok önümde belki benle kalacaklar ile terketmem gereken bir hayat, yüzleşmem gereken acılar var. artık sırtımı dönemeyeceğim gerçekler var. yaralar yaralarla karışmışsa bundan nasıl çıkılır öğrenmem gerek.

Zaman ölçer

Zaman ölçer gelgitli ruh halimin, bir yansıması olarak değil de planlarım ve duygularım arasında neleri yapıp neyi yapmadığımla ilgili olarak da düşündüğüm bir başlık oldu. Bir şeyleri düşünüyor bazılarını ise hayata geçiriyorum. Bu süreci de o sırada neye ihtiyaç duyuyorsam o belirliyor. Şöyle geçmiş bir plana bakıp sonra yapıp yapmadığıma bakmak iyi oluyor. İnsan kendini başka şeylerden biliyor çoğu zaman. Bu noktada kitap planlarım değerlendirmeye değer. Gezi vs. planlayamıyorum henüz hayatımda. Eskiden planlı yaşamak fikrini sevmezdim bile. Şimdi anlıyorum ki biraz da gerekli. Her an ölebiliriz ama pek çok an yaşıyoruz da.
Ne okuyacaktım? ne okudum? Tabi her şey planladığım gibi gitmedi. Liste yaptım, bunlar olmuş dedim. Ve tabi ki çoğunlukla başka şeyler okudum. Daha bilgiye dayalı kitapları sıralamışım listeye, -ruh hali önemli tabi- bir çoğunu okumadım. Edebiyat ağırlıklı okudum denilebilir. Okuduğum kitapları önerebilirim ;
Queer teori bir giriş (Annamarie Jagose)
Queer- resimli bir tarih (Meg-John Barker, Julia Scheele)
Peri Gazozu (Ercan Kesal)
Nietzcshe (Stefan Zweig)
Otomatik Portakal (Anthony Burgess)
Dünya Tarihi (Chris Brazier)
Sümer Mitolojisi (Samuel Noah Kramer)
Böyle birbiriyle alakasız kitaplar okumak da iyi olabiliyormuş. Hep bir biriyle alakalı şeyleri peşi sıra okumak ve böyle daha iyi anlaşılacağını düşünmek de yanlış belki. Dünya bir yere kaçmıyor çünkü. Bilgi yaşadığımız günde, bizde ve bizim oluşturduğumuz şeylerde. İçine girilecek bir alan değil yani. Belki birikimli konuşabilmek ya da “ben bunu nereden öğrenmiştim ya” kafa karışıklığından kurtulmak için iyi olabilir. Öyle ya da böyle okumak güzel şey. Girmediğin ara sokaklardan evin yolunu öğrenmek gibi. Bir liste yapmak da bana iyi geldi. Bundan sonra fırsat buldukça deneyeceğim.

Sevdiğim Diziler

Bu son bir ayda pek çok dizi izledim. Hepsi de algılarımı açan diziler oldu.
Pose dizisi başrollerinde trans kadınların ve natrans eşcinsellerin bulunduğu hikayesi 80lerin sonlarında geçen bir dizi. Lgbti alt kültürüne de bir bakış niteliğinde olan dizi hem lgbtilerin sorunlarına odaklanırken hem de hiv+ mevzusunu da gündemine alıyor. Live, work, pose diye dile getirilen sloganla düzenlenen farklı kategorilerde en uygun giyinen ve performans gösteren ailelerin yarıştığı balolar gerçekleştiriliyor. Sevgi ve saygı üzerine bağlılık, bütün olumsuzluklara rağmen birbirlerine tutunarak mutlu olmaya çalışan, mücadele eden bir aile karşımızdaki.
Şahsiyet Türkiye yapımı bir dizi. Dizide alzeimer olduğunu öğrenen emekli bir emekli bir adliye memurunun cinayetler işlemeye başlamasıyla hikaye başlıyor ama asıl hesaplaşma geçmişte ve dizi ilerledikçe pek çok konuya değinen ve onları yerli yerine oturtan, bağlantılar kuran bir yapıyla sorunları biz de çözmüş oluyoruz. Dizi boyunca gerilim de vardı ağlatan gerçekler de.
Alias Grace Margaret Atwood’un romanından uyarlama bir mini dizi. Bir cinayetten yargılanmış ve uzun yıllar mahkum olan bir kadının suçluluğunu ölçmek üzere giden bir psikologla arasındaki diyalog bizim de onun hikayesine dahil olmamızı sağlıyor.
Dark zaman kavramı üzerine ve Nietzsche’nin bengi dönüş kavramı üzerine kafaları allak bullak eden yine de bırakılamayan bir dizi.
The Handmaid’s Tale yine feminist yazar Margaret Atwood’un romanından uyarlama distopik bir gelecekte çevre felaketleri sebebiyle doğum oranlarının azalmıştır. Kadınların doğurganlıklarına göre sınıflandırılması üzerine kurulan bir toplum inşasını yaratılmıştır. Kadınların doğurganlıklarına göre inşa edilen bu toplum yapısını görürken günümüzle de bağlantılı yapıların farkına varmamız sağlanıyor. Ayrıca bu diziyi izlerken de çok ağladım.

Peri Gazozu ve Şahsiyet

Ercan Kesal’ın kitabı Peri Gazozu’nu okuyorum şu sıralarda. Öylesine naif bir anlatısı var ki ülkenin geçmişine ve bugününe değinen. Kendi tanıklıkları, anılarıyla buluşmuş; insana dair her şeye harman olmuş bir kitap bu. Okurken bir yandan canım yanıyor, bir yandan içimi ısıtıyor. Belki böylesi daha iyi nerede ne yapacağımızı öğrenmişiz ya biz, duygulanacağımız yerler bile belli; o halde sarsılsın insanlığımızın tecritleri. Şahsiyet dizisini de izliyordum bu süreçte bir yandan. Bugün bitirdim, kitap devam ediyor hala. Şahsiyet’in bir ezgisi var bazı sahnelerde çıkıyor. O yankılanıyor kafamda.

Yarıyıl Tatilinde Neler Okuyacağım?

Yarıyıl tatiline girmeye az kaldı. Ben de bir plan yaparak yarıyıl tatilinde ne okuyacağımı kararlaştırmak istedim. Böylelikle planlı bir şekilde ne yapacağıma karar vermek motivasyon açısından da yararlı olabilir. Pek çok konuda bilgi eksikliğim olduğunu düşünen bir insan olarak aslında belirli bir program yapmak benim açımdan zor. Ama denemekten ve başlamaktan zarar gelmez diye düşünüyorum. Okuyacaklarım;
Feminist Bir Yaşam Sürmek (Sara Ahmed)
Queer Resimli Bir Tarih (Meg-John Barker)
Cinsiyet Belası (Judith Butler)
Dünya Tarihi (Chris Brazier)
Cinsel Sözleşme (Carol Pateman)
Sümer Mitolojisi ()
Cereyanlar (Tanıl Bora)
Iskalanmış Barış (Hans-Lukas Kieser)
Siyasi Düşünce Tarihi Ders Notları (Alaeddin Şenel)
Modernleşen Türkiye’nin Tarihi (Erik Jan Zürcher)